23 Mayıs 2017 Salı

Al Sincar'ı ver Rakka'yı


Amerikalıların ünlü Washington Ortadoğu Enstitüsü geçtiğimiz günlerde toplanıp YPG'yi konuşmuş. Bu tarz cemiyetler arada bir toplanır. Dedikleri de öyle sıradan şeyler olmaz. Bu kez YPG'ye verilen Amerikan desteğinin Türkiye'yi nasıl tedirgini ettiği hatta sinirlendirdiğini konuşmuşlar. Yalan da değil hani, ABD nicedir IŞİD'le savaştığı gerekçesiyle YPG'yi destekliyor. YPG dediğin şey, PKK'nın amcaoğlu. Yani Türkiye'nin baya baya terör örgütü gördüğü bir çete. Amerikalılar, sıkı müttefiki Türkiye'yi YPG nedeniyle küstürdüğünün farkında. Fakat meseleyi halledeceklerine de inançları tam.
Konuşmacılardan biri ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Jonathan Cohen'miş. Kral adam şu Cohen... Ne de güzel anlatmış. Türkiye ABD'nin has adamıymış, YPG dediğin neymiş, bugün var yarın yok... IŞİD'le mücadele etmesi için desteklenen basit bir örgütmüş. Hem ABD, YPG'yi kara kaşı kara gözü için değil, elde avuçta başka örgüt bulunmadığı için, mecburen destekliyormuş. IŞİD ortadan kalkınca, YPG'nin desteklenmesine gerek kalmayacakmış. Bu yüzden Türkiye'nin tedirgin olmasına, kızıp küsmesine hiç gerek yokmuş.
"En önemlisi Amerika ile Türkiye arasındaki ilişkiler geniş ve derin, YPG'yi Rakka için kullanmakla ilgili anlaşmazlık taktiksel bir konu. Bunun, Türkiye’ye yönelik güvenlik taahhüdümüzde stratejik değişikliğe etkisi olmayacaktır. Amerika YPG’yi savaş alanı ortağı olarak görüyor, çünkü Suriye’nin o bölgesindeki tek güçler, Rakka’yı kurtarabilecek kapasitedeler, onlarla ilişkimiz geçici, harekete dayalı ve taktiksel."
Mr. Cohen'e sormak lazım... Daha geçtiğimiz hafta IŞİD Karşıtı Koalisyon Güçleri Sözcüsü Albay John Dorrian, IŞİD'le mücadele tamamlandıktan sonra YPG'ye verilen silahların geri alınmayacağını söylemedi mi? Madem YPG ile kurulan ilişki geçici, silahlar niye kalıcı? Üstelik Mr. Cohen'in unuttuğu bir şey daha var. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan açık açık YPG desteklenmediği taktirde Türkiye'nin Rakka operasyonuna katılacağını beyan etti. Faydası zararı tartışılır ya... Erdoğan böyle bir "güzellik" yapmak istemiş. Türkiye dediğin koca devlet, sıradan bir örgüte mi benzer... Ama yok, Mr. Cohen YPG'yi "Rakka'yı kurtarabilecek tek güç" olarak niteliyor. ABD Dışişleri Bakanı yardımcısının Erdoğan'ı duymayacak hali yok. O halde Amerikan hariciyesi Türkiye'yi neden Rakka'yı kurtarabilecek güç olarak görmüyor?
Nedeni basit aslında. ABD, terör örgütü YPG'yi dünyanın gözünde sünnet ettirip adam etmenin peşinde. Bu nedenle önce YPG mevzilerini dayayıp döşüyor. Sonra da IŞİD'in üzerine salıp, zafer sahibi etmenin peşine düşecek. Böylece bombalar patlatıp kafa kesen IŞİD'in hakkından gelen terör örgütü YPG olacak sana özgürlük savaşçısı. Plan güzel de... Hemen kuzeydeki "müttefik" Türkiye YPG'nin güçlenmesinden rahatsız. Daha geçen yıl Azez-Cerablus hattına girip YPG'nin kantonlarını iki böldüğü yetmezmiş gibi, şimdi de sınır hattı boyunca YPG mevzilerini bombalıyor, örgütün ikmal hattını hedef alıyor. Bırakmıyor ki YPG şöyle ağız tadıyla IŞİD'i süpürüp sünnet edilip adam olsun... İşte Mr. Cohen, huylanıp bu planı bozmaması için Türkiye'yi teskin etmenin peşinde. Ümit dağıtıp duruyor.

"Biz bunu Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarını dikkate alarak yapmak istiyoruz. Menbiç konusunda da Türkiye’ye taahhütler vermiştik, sonunda bunlar tamamen gerçekleşmedi, bir sonraki adımda daha iyisini yapmaya ihtiyaç var."
Mr. Cohen uygulanacak planın Türkiye'nin ulusal güvenlik çıkarlarını dikkate alarak yapılacağını söylüyor. İyi hoş da, Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü YPG'yi silahlandırıp, eğitip tehdit olmasını nasıl engelleyecek, o kısmı söylemiyor. Sadece söz veriyor. Üstelik hemen sonra, Membiç konusunda verilen sözün nasıl da yerine getirilmediğini anımsıyor... Eh sağolsun. Bizden çok yaşayacak. Belli ki, Mr. Cohen YPG'nin Membiç'ten tahliye edilmesini desteklemiş ama ABD yönetimi buna yanaşmadığında konuyu eleştirmiş.
Konuşmasını bitirmeden önce bir kaç cümle daha gevelemiş Mr. Cohen, hem de ne cümle... ABD'nin YPG'yi özerklik konusunda desteklemeyeceğini söylemiş. Sonra da "Bölgede yaşayanların kendi geleceklerini konusunda verdikleri kararları" destekleyeceklermiş. Ha Osman Hacı ha Hacı Osman... İkisi de aynı. Pek alem bu Mr. Cohen.
Diğer bir konuşmacı, 28 Şubat'ın önemli figürlerinden Alan Makovsky Mr. Cohen'den pek daha gerçekçi.

"Rakka ele geçirilince YPG’yle işim biter’ anlayışı gerçekçi değil. Bence YPG gerçekten PKK’yla bağlantısını kesmeli, Türkiye YPG-PKK bağlantısı devam ettiği sürece sınırda asla rahat olmayacaktır, ayrıca daha kapsayıcı olmalılar, Bu Türkiye ile çözülmeli."
Mr. Makovsky Amerikan hariciyesini hariciye vekil yardımcısından daha iyi tahlil etmiş. ABD'nin YPG ile ilişkisinin Rakka ile sınırlı olmadığının farkında. Dolayısıyla Türkiye'yi bu duruma ikna edebilmek için dahiyane bir yöntem bulmuş(!) YPG'nin PKK ile ilişkisini kesmesi halinde, Türkiye'nin YPG'yi tanıyabileceğini düşünüyor. Oysa PKK dediğin şeyin YPG ile yapışık ikiz olduğunu bilmeyen mi var?
Belli ki Amerikalılar Türkiye'nin YPG konusunda bu kadar dişli çıkacağını hiç düşünmemiş. İki uyduruk söz, bir takım yabancı yatırım müjdesi ile Türkiye'nin YPG'yi tanıyacağına ihtimal vermişler. Haksız da sayılmazlar. Türkiye 2015'te YPG'ye Fırat'ın batısını yasaklamasına rağmen YPG nehri kolayca geçti ve Membiç'e yerleşti. Türkiye bir iki esip gürlediyse de yağmadı. Türkiye'ye uyduruk iki söz verildi. Türkiye de tatmin oldu. Arada bir ahaliyi teskin etmek için estiyse de, yine yağmadı. Bu hadiseden cesaret alan Amerikalılar, Türkiye'nin YPG'ye verilecek desteğe de esip, gürleyip yağmayacağını tahmin etmişler. Amma, 15 Temmuz'un TSK'da yaratacağı etkiyi hiç hesaba katmamış olacaklar ki, önce Fırat Kalkanı Harekatı, ardından TSK'nın Sincar'ı bombalaması Türkiye'nin esip gürlemenin dışında yağmaya da başladığını dünya aleme gösterdi.
Şimdi Amerikalılar Türkiye'yi bu işe nasıl ikna ederiz diye düşünüp duruyor. Birisi çıkıp, YPG'yi Rakka'dan sonra satacağız diye ima ediyor, olmuyor, öteki çıkıp PKK'yı YPG'den ayırmaktan bahsediyor, inandırıcı gelmiyor.
Fakat Amerikalıların kesesindekiler bunlardan ibaret değil. Mr. Cohen üfürdüklerinin dışında esaslı bir konuyu açıyor. PKK'nın Sincar'dan çıkarabileceği ihtimalinden bahsediyor.


"Tabii ki PKK’nın Sincar’dan çıktığını görmek istiyoruz. Açık olalım PKK Sincar’ı kontrol etmiyor, orada bulunuyor. Orada Peşmerge güçleri de var. KDP ve hükümet de PKK’nın oradaki varlığına karşı. Musul olayı bitince hem Kürt yönetiminden hem de Bağdat’tan artan baskı görecekler, Birlikte ortak hareket ederek PKK’yı gönüllü olarak ya da başka şekilde bölgeden çıkarmaya çalışacaklar."
Mr. Cohen meselenin bam teline dokunuyor. Zira Sincar öyle sıradan bir bölge değil. Türkiye'nin ticari ortağı Barzani'nin hak iddia ettiği bir bölge. Peşmerge nicedir Sincar'a yerleşmeye niyetlense de, PKK'nın şehirdeki varlığı bu planı bozuyor. Türkiye ise bu konuda Peşmerge'nin yanında. PKK'nın bölgeden çekilmesi Türkiye'nin de işine geliyor. Nedeni, Sincar'ın altındaki doğalgaz yatakları...
PKK Sincar'dan çekilir, Peşmerge bölgeye yerleşirse, şehir Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi'nin yani Barzani'nin olacak. Şöyle ki, Irak Anayasası'na göre Sincar, aidiyeti referandumla belirlenecek tartışmalı bölgelerden. Irak şartları referanduma el vermemiş, konu hala çözülememişti. Suriye iç savaşından sonra sonra IŞİD bölgeyi işgal etti. Peşmerge de IŞİD'i bölgeden temizledi. Eh, kanla kazanılan toprak için referanduma ne hacet... Fakat bölgede Irak'ın da gözü var. Malum, altı doğalgaz yatağı olan şehir öyle bırakılır mı? Bağdat hükümeti Sincar'a hanidir niyetlendiyse de, sahip çıkacak gücü hiç olmadı. Fakat İran'ın desteğiyle kurulan Şii Haşdi Şabi örgütü palazlanınca, Irak'ın da sesi yükselmeye başladı. En son geçtiğimiz hafta, Haşdi Şabi Sincar'a dayandı. Sonuç olarak bölgede hem PKK'nın hem Peşmerge-Türkiye'nin hem de Irak-İran'ın gözü var.
Amerikalılar da durumun farkında. Ortaklardan en zayıfı olan PKK'nın bölgeden çıkmasını sağlarsa, Türkiye'ye güzel bir kıyak olur. Böylece Türkiye de YPG'nin Rakka operasyonuna esip, gürleyip yağmaz... Türkiye'deki ahali bu duruma kızacak olursa, PKK'nın Sincar'dan kovulduğu türküleri çığırılmaya başlanır... Al sana Rakka için kusursuz bir "Membiç suskunluğu" modeli...

31 Mart 2017 Cuma

ABD-Türkiye İlişkileri: Balayı mı, Anlaşmalı Boşanma mı?


1* Türk-Amerikan ilişkileri, Türkiye'nin NATO üyesi olduğu 1952 yılından sonra daima kalıcı olmuştur. Soğuk Savaş boyunca, NATO'nun sınır karakolu görevini üstlenen Türkiye, Sovyet tehdidinin hem Ortadoğu'daki hem de ön Avrupa'daki barajını oluşturdu. Atlantik Cephesi, Rus yanlısı bir Ankara'nın ortaya çıkmasını engellemek adına Türkiye'yi uzun süre destekledi ve aynı zamanda Rus yanlısı bir hükümetin önüne geçmek için Kontrgerilla faaliyetlerini gizlice sürdürdü.


2* Sovyet Bloku 1989 yılında çökmüş olsa da Türkiye, ABD açısından işlevini yitirmedi. Ortadoğu'daki zengin enerji kaynaklarına ulaşma ve Anti-Siyonist İran'ın dizginlenmesi için Türkiye ABD'ye etkili olanaklar sağlıyordu. Nitekim ABD'nin Ortadoğu'ya adım attığı 1991 Körfez Savaşı, Türkiye'ye eşsiz fırsatlar sundu. Fırsatları kullanmak adına Cumhurbaşkanı Özal ve Başkan Bush, Saddam'a müdahale için anlaşmış olsa da Türk Ordusu'nun muhalif tavrı ABD'nin politikalarına engel oldu. ABD, Irak'a girmek için Türk topraklarını kullanamayınca Güney Irak'a çıkarma yapmak zorunda kaldı ve savaş maliyetleri oldukça arttı. ABD, Irak'ın kuzeyinde Kürt grupları silahlandırmak seçeneğini kullandı ve süreç en çok PKK terör örgütüne yaramış oldu.



3* Demokrat Bill Clinton'un ardından 2001 yılında göreve gelen Cumhuriyetçi George Bush, önce Afganistan (2001) ve ardından Irak (2003) Savaşları ile Ortadoğu'daki Amerikan hakimiyetini yaydı. Fakat ABD'nin bu saldırgan tutumu bölgede ona karşı duyulan saygınlığı eritti. 1991 yılında Saddam'ı engellemek için yapılan Körfez Savaşı'na bölge ülkeleri destek verirken, Afganistan ve özellikle Irak'ın işgali pek az destek gördü. Irak Savaşı'nın BM onayı alınmadan başlaması ve Bush'un işgalleri Haçlı Seferi olarak nitelemesi ABD'nin Ortadoğu'daki kredisini tüketmeye yetti. 2008 yılına gelindiğinde, ABD'nin Irak'taki varlığı gittikçe tahammül edilemez noktalara ulaştı. ABD karşıtlığı o kadar doruğa çıkmıştı ki, bu durum radikal selefi örgütlerin Irak'taki varlığının güçlenmesine sebep oldu. Köktendinci gruplar, Irak'ın ABD postalları altında ezilmesindense, El Kaide'nin patlattığı bombaların barut kokusunu tercih ediyordu.



4* Söz konusu anti-Amerikan hissiyat, ABD'li düşünce kuruluşlarının da gözlemlediği bir olguydu. Amerikan çevreleri de ABD'nin yerlerde sürünen imajının toparlanması için bir vizyon değişikliği siparişi istiyordu. Yaklaşan seçimler öncesinde bu imajı Demokrat Barack Obama verdi. İçerde ve dışarda "Değişim" mesajı veren Obama, Ortadoğu için de yeni bir umut oldu. Seçim vaatleri arasında ABD ordusunun Irak'tan tamamen çekilmesini de zikreden Obama seçimi kazandı ve ilk yurt dışı gezisini Ortadoğu'nun önemli merkezi "Kahire'ye"
yaptı .


5* Kahire Üniversitesi konferans salonunda toplanan onlarca elitin karşısına çıkan Obama kalabalığı "Esselamu aleyküm" diyerek karşıladı. Sadece bu girizgah bile, ABD'nin değişen Ortadoğu politikasını anlatmaya yetmişti. 35-40 dakika kadar konuşan Obama, Müslümanların gönlünü okşadı. Onlara, Filistin'in haklarını savunan bir kaç cümle söyledi ve bölgede barışın mümkün olduğunu anlattı. Obama'nın Müslüman bir babaya sahip olması, onun gizli bir Müslüman olduğu dedikodularına bile neden oldu. Sonuç olarak Ortadoğu Obama'yı sevmişti ve bölge ülkeleri ABD'ye yeni krediler açmıştı. 


6* Peki ABD bu krediyi nasıl kullanacaktı? Obama'nın danışmanlarından ve Amerikan diplomasisinin en önemli iki isminden biri olan (Ötekisi Henry Kissinger) Zbigniew Brzezinski Tercih isimli kitabında ABD'nin tercihini Küresel Hakimiyet'ten yana kullanmasını öğütlüyordu. Öncelikli olarak ABD ordusu Irak'tan çekilmeli ve İsrail-Filistin sorununun çözümü için girişimler başlatılmalı, Kürt azınlığa destek verilmeliydi. Nitekim gelişmeler de bu yönde seyretti. ABD ordusu Obama'nın gelişiyle Irak'taki güçlerini azalttı. Geri kalan çok az sayıdaki ABD askeri 2011 yılında Irak'tan çekildi.

7* Brzezinski'nin deyimiyle, "Küresel Hakimiyet" düşüncesi, Obama dönemi boyunca yürürlükte kaldı. Küresel Hakimiyet vizyonu gereği ABD, dünyanın geneliyle ortak hareket etmeli, AB genişlemeli ve halihazırdaki ulusal devletler liberalleşmeliydi. Brzezinski'ye göre bir devletin liberalleşerek ekonomik açıdan Batı pazarına bağlanması, o devleti otomatik olarak Küresel Hakimiyet'in bir parçası haline getirecekti. Dolayısıyla, ABD'nin ülkeleri topla tüfekle işgal etmeden, liberal demokrasiyle tanıştırması hem o ülkeleri ABD hegemonyasına alacak hem de liberal pazar genişleyerek ABD'nin ekonomik nüfuzu o ülkelere sirayet edecekti. Bunun için ABD'nin geçmişteki gibi "işgal" yöntemine başvurarak öfke toplaması gerekmiyordu. Peki nasıl olacaktı? 2011 yılında patlak veren, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki diktatörleri deviren Arap Baharı ideal çözüm yöntemiydi.

8* Diktatörlüklerin altında ezilen Kuzey Afrika halkı, belki biraz da Batılı sivil toplum örgütlerinin finansal desteğiyle ayaklandı. Önce Tunus, ardından Libya ve Mısır'da yeşeren toplumsal olaylar diktatörleri yıkmıştı. Direnme yoluna giden Libya lideri Kaddafi ise, NATO donanmasının ufak bir girişimi ile devrilmiş ve kendi öfkeli halkının ellerinde can vermişti. Mısır ise büyük kalabalıkların toplandığı Tahrir meydanından yükselen seslere kulak tıkadıysa da ordunun müdahalesi Mübarek yönetimini devirmeye yetmişti. Fakat, devrimin bahar kokulu günleri kısa sürdü. Mısır'daki en etkili muhalif yapılanma olan Müslüman Kardeşler (İhvan) yapılan seçimlere tek başına girerek iktidara geldi. Cumhurbaşkanı seçilen Mursi yönetiminde hızlı bir takvimle İslamcı yönetime kayan Mısır'da olan biten ABD yönetimini kuşkulandırdı ve devletin bu dönüşümüne engel olmak isteyen Mısır'lı vatandaşlar yeniden Tahrir Meydanı'na akın etti. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Mursi'yi "Mısır Devrimini çalmakla" suçlamıştı. Tahrir'de yükselen seslere yapılan müdahaleler orduyu yeniden harekete geçirdi ve genelkurmay başkanı Sisi yönetime el koydu. ABD yönetimi bu darbeyi kabul etti ve Sisi'nin Cumhurbaşkanı olarak devletin başına geçmesini onayladı.



9* İhvan sadece Mısır'da değil, Libya'da da engellenmişti. Bahreyn ve Yemen'de ise Arap Baharı'nın etkisiyle yönetimi ele geçirmeye çalışan Şii isyancılar, Suudi Arabistan'ın açık müdahalesi ile engellendi. Suudi Ordusu Bahreyn'e girerek isyancıları dağıttı. Yemen ise, hala sona ermemiş iç savaş tarafından esir alınmış durumda. ABD'nin Arap Baharı'nı İhvan ve Şii karşıtı biçimde şekillendirmek istemesi bölgede yeni bir anti-Amerikan hava oluşmasına neden oldu. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ABD yönetiminin ardında iken,  İran güdümlü Birleşik Arap Emirlikleri ve İhvan destekçisi Türkiye ile Katar'da homurtular yükselmeye başladı. Fakat asıl kamplaşma Suriye'de yaşananların ardından gerçekleşti.

10* İran destekli Beşar Esad'ın Suriye'si Arap Baharı'nın ilk günlerinden itibaren liberalleşmeye direndi. Gerçek olmayan sözler ve değişim vaatleriyle geçen iki yılın ardından Suriye 2013 yılında iş savaşın eşiğine geldi. ABD (Ve körfez ülkeleri) ile Türkiye'nin desteğiyle örgütlenen Suriyeli muhalifler ülkenin önemli bölgelerinde yönetimi ele geçirdi. İhvan'la ciddi bağları bulunan bu örgütlerin Suriye'de iktidara yerleşmesini ve Mısır-benzeri bir senaryonun gerçeklemesini istemeyen Obama yönetimi Suriye'de yeni bir müttefik arayışı içine girdi. El Kaide-benzeri selefi IŞİD örgütünün ani yükselişi ve Kuzey Suriye'deki Kürt bölgesine saldırmaya başlaması ABD yönetimine eşsiz bir fırsat verdi. Ağırlığını PKK'nın Suriye kolu PYD'nin çektiği Demokratik Suriye Güçleri, ABD'nin yeni kara gücü haline geldi. Obama'nın Suriye'de Türkiye'nin de desteklediği İhvan irtibatlı muhalif kuvvetlere cephe alması, yükselen homurtuları gerçek bir anti-Amerikan havaya dönüştürdü. Sonuç olarak ABD'nin Küresel Hakimiyet vizyonu Ortadoğu'da yerle yeksan olmuştu. İran, müttefiki Esad'ın devrilmemesi için her türlü desteğe hazırdı. Türkiye ise, müttefik olarak gördüğü ABD'nin İhvan'ı Mısır'dan sonra Suriye'de de oyun dışı bırakmasına içerledi. Sonuç olarak ABD, liberalleşme ümidiyle yöneldiği Ortadoğu'da üç iç savaş, (Libya, Yemen, Suriye) bir darbe, (Mısır) bir işgal (Bahreyn) ve bir küresel selefi terör örgütü (IŞİD) doğmasına neden olmuştu.



11* Obama'nın değişim ümidiyle yöneldiği Ortadoğu'da çuvallaması, eski müttefiki Türkiye'yle arasının açılmasına neden oldu. Rusya'nın 2015 yılında Suriye'ye girmesi ve Esad'ın bir numaralı koruyuculuğu görevini üstlenmesi, öte yandan Ukrayna'nın AB üyesi olmasının Rusya tarafından engellenerek Kırım'ın Rusya topraklarına katılması, Küresel Hakimiyet vizyonunu paramparça etti. Yaklaşan 2016 seçimlerine harap olmuş bir dış politika ile giren Demokratlar, adayları Hillary Clinton ile mevcut "Küresel Hakimiyet" vizyonu için devam kararı aldı. Zamanında Obama'nın da mensubu olduğu, Clinton'un sürdürmek istediği bu fraksiyon uluslar arası alanda "Küreselcilik" olarak niteleniyor. Küreselcilik, ilke olarak ABD'nin desteklediği "liberal piyasa" ekonomisinin dünyaya yayılarak ülkelere yerleşmesi tezini destekliyor. Bu bağlamda ABD, AB ile karşılıklı olarak etkileşim halinde olmalı, AB ve NATO genişleyerek Rusya'nın etki alanını çevrelemeli, büyük bir ekonomik güç halini alan Çin barışçıl bir dost olarak idare edilmeli ve Ortadoğu pazarı liberal ekonomik modele uygun hale getirilmeliydi. Küreselci anlayışa göre liberal ekonomik model ne kadar yayılırsa, yani dünya globalleşirse, ABD'nin etki alanı o kadar artacak ve Soğuk Savaş döneminde yaşandığı türden ideolojik düşmanlar yeşeremeyecekti. ABD, ezeli düşmanı Rusya'yı çevrelemeli, Rusya doğu Avrupa'daki eski Sovyet topraklarına nüfuz edememeliydi. Bu açıdan Ukrayna'nın AB üyesi olması, muazzam bir başarı olacaktı. 2014 yılında Rusya'nın Ukrayna'daki hükümet karşıtı protestoları tetiklemesi ve AB anlaşmasının imzalanamaması önemli bir gelişmeydi. Akabinde Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesi ABD'nin bölgedeki politikalarını başarısızlığa mahkum etti.



12* Obama döneminde büyük başarısızlıklar yaşan Küreselci anlayış, 2016 seçimlerinde Trump'a karşı kaybetti. Trump, Küreselci bakışa karşı bir lider olarak ABD'nin Rusya'ya karşı hezimete uğramasını, Ortadoğu'da İran'ın güçlenmesinin önlenemeyişini ve ekonomik alanda Çin'in ABD'yi neredeyse geçecek hale gelmiş olmasını argüman olarak kullandı. Bu açıdan sloganını "Make America Great Again" olarak belirleyen Trump Küreselci fraksiyona meydan okuyordu. Trump'ın başkan seçilmesiyle birlikte Küreselci anlayış iktidardan düşmüş ve yerine Cumhuriyetçi Başkan Bush'un da mensubu olduğu Neokonservatif (Neocon) anlayış gelmişti. Neocon anlayışa göre ABD Küresel Hakimiyet vizyonuyla değil Küresel Lider vizyonla hareket etmeliydi. Neocon anlayışa göre Ortadoğu'daki tehdit İran'la mücadele edilmeli, İsrail'in güvenliği sağlanmalı, radikal selefi terör yok edilmeliydi. Küresel Lider vizyonu genişlemiş bir AB ortaklığını değil, ABD'ye biat eden bölünmüş bir AB'yi hayal ediyordu. Rusya'nın eski Sovyet bölgelerine yönelik nüfuz arayışı o kadar da önemli değildi. Asıl büyük tehdit, ekonomik açıdan ABD'yi geride bırakmak üzere olan Çin'di. Çin çevrelenmeliydi ve bu uğurda Rusya'ya tavizler verilebilirdi.



13* Trump gerçekten de göreve gelir gelmez Neocon bir girizgah yaptı. Çin'in ekonomi politikalarını eleştirdi. Uzak doğudaki Amerikan varlığını artıracağının sinyallerini verdi. Çin'in geleneksel hasmı Japonya'nin ne kadar önemli bir müttefik olduğunun altı çizildi. Japon lider, Washington'da ağırlanan ilk lider oldu. İran'ın nükleer faaliyetlerini engellemek amacıyla verilen tavizlerin gereksiz olduğunu ilan etti. IŞİD'in derhal yok edilmesini salık verdi ve Obama yönetimi Rusya ile mücadelede beceriksizlikle suçladı. Trump NATO'nun gereksiz bir kurum olduğunu, AB'nin genişlemesi ile ilgilenmediğini söyledi. Alman Şansöyle Merkel ile Beyaz Saray'da yapılan görüşmede elini sıkmaktan imtina etti. Meksika sınırına duvar ördü ve göçmenlerden şikayet etmeye başladı. Trump'ın tüm bu hamleleri Küreselci anlayışa tersti. Kendisini eleştiren Küreselci CNN ve bağlı kuruluşları yalancılıkla suçladı. Böylece, ABD iç politikasında sıkı bir mücadele başladı.

14* Trump'ın göreve geldikten sonraki ilk hamlesi, Ortadoğu'daki yedi ülkeden gelen göçmenlere mani olmakla alakalıydı. Küreselci medya bu kararnameyi sıkı biçimde eleştirdi ve Amerikan yargısı, kısa süre içerisinde kararnameyi iptal etti. Bu hadise, Neocon Trump ve Küreselci muhaliflerin ABD'de sıkı bir iktidar mücadelesine girdiğinin resmiydi. ABD ordusunun karargahı Pentagon Neocon anlayışa yakındı. İstihbarat kurumu CIA ise Küreselcilerin elindeydi. İç politikada göçmen hamlesini savuşturan Küreselciler, dış politikada da Rusya'yı hedef aldı. CIA tarafından başlatılan soruşturmada, Rus hackerların seçimlerde siber saldırı yapmış olabileceği üzerinde duruldu. Bu doğrultuda ABD'de bulunan bazı Rus diplomatlar sınırdışı edildi. Böylece Trump'ın Rusya ile iyi geçinme politikası hedef alınmış oluyordu. Rus lider Putin, gelişmeyi kendisinden beklenmeyecek olgunlukla karşıladı ve Küreselcilerin hamlesini savuşturdu. Küreselcilerin bu hamlesi Trump-Rus ilişkilerini sarsmaya yetmedi.

15* Küreselciler bir diğer hamleyi, Trump'ın ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn üzerinden gerçekleştirdi. CIA, Flynn'ın bir Rus yetkili ile yaptığı gizli görüşmeleri deşifre etti. Flynn'ın Rus casusluğuna izin vermiş olabileceği ihtimali onun görevinden istifa etmesine neden oldu. Böylece Küreselciler Trump'ın ulusal güvenlik danışmanını "avlamış" oluyordu. Sadece bir kaç gün sonra, Trump göçmenler hakkında yeni bir kararname oluşturdu. ABD yargısı, bu kararnameyi de iptal etti. Karşılık olarak Trump, Küreselcilere yakın bir çok Federal savcıyı görevden aldı. Görevden alınanlar arasında Reza Zarrab dosyasını soruşturan Preet Bharara da vardı.

16* Türkiye önce Mısır'da İhvan'ın devrilmesi ve ardından Suriye'de muhaliflerin önünün kesilmesi nedeniyle Obama yönetimi ile anlaşmazlıklar yaşadı. 17 Aralık Operasyonlarının ardından düşman ilan edilen Fethullah Gülen'in tüm girişimlere rağmen Türkiye'ye teslim edilmemesi ve Küreselcilere bağlı düşünce kuruluşlarının Erdoğan'ı gittikçe eleştiren raporları, Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir sorunlar dönemi başlattı. Obama yönetiminin Suriye'de PYD'yi destekleme kararını alması, Türkiye'nin tüm çağrılarına rağmen terör örgütü PKK ile ilintili PYD'nin silahlandırılması ve son olarak 15 Temmuz 2016'da yalanan askeri darbeye kesin bir eleştiri getirememiş olması Türkiye ile ilişkilerin kopmasına neden oldu. Obama'nın yerinin alan Demokratların adayı Clinton'un Türkiye karşıtı politikaları sürdüreceğini ilan etmesinin ardından Türkiye sıkı bir biçimde Donald Trump'ın seçilmesini ummaya başladı. Erdoğan yönetimine ciddi şekilde alerjisi olan Küreselcilerin seçimi kaybetmesi, AKP için yeni bir umut doğmasına sebep oldu. İki taraf da kopma noktasına gelen ilişkilerin tamiri için yeni bir sayfa açmıştı. Peki ilişkiler tamir edilebilecek miydi? ABD'de yaşanan Küreselci-Neocon mücadelesi Türkiye ilişkilerini nasıl etkileyecekti? Devam edecek.

14 Mart 2017 Salı

Hollanda Krizi ve Perde Arkası

1* Hollanda üç gün sonra seçime gidecek. Bu olay seçim öncesi oy toplama gayesiyle yapıldı. Bu açık.

2* Olay hesaplı ve kitaplı. Hollanda büyükelçisi olaydan önce izne ayrılıyor ve bu sayede karşılık verme ihtimali ortadan kaldırılıyor.

3* Sağ-muhafazakar popülist partinin lideri Geert Wilders seçim anketlerinde birinci sırada ve Türkiye karşıtı söylemlerle oy toplama derdinde.

4* Wilders daha önce de İslam'a hakaret ettiği gerekçesiyle 
yargılandı. suçlu bulundu. sanırım meseleyi anlıyorsunuz.

5* Seçim anketlerinde Geert Wilders'in hemen arkasında Mark Rutte'nin Ögürlük ve Demokrasi partisi var. Rutte Hollanda başbakanı...

6* İnanmayanlar resimdeki anketi inceleyebilir. Rutte ve Wilders sıkı bir rekabet halinde. İki lider de Türkiye karşıtlığını kullanma derdinde.



7* Rutte ve Wilders, seçime üç gün kala muhafazakar seçmene oynamak için Türkiye'nin onur ve haysiyetini meze etmekten çekinmiyor.

8* Başbakan Rutte'nin partisi 2012'de %40 oy almasına karşın, anketlerde oyu %24 civarında. Düşüş var. Son çaresi buydu ve oyununu oynadı.



9* Anketlerdeki ikinci partinin genel başkanı Geert'in oyları da son iki ayda %30'dan %24'e düştü. Geert de krizi kullanma derdinde.

10* Üçüncü sıradaki Hristiyan Demokrat Parti ise yükselişte. Oylarını %15'den %22'lere çıkardı. Onlar da sağ-muhafazakar seçmene hitap ediyor.

11* Hollanda'da olduğu gibi Almanya'da da 
seçim olacak. Almanya'nın seçimi Eylül 2017'de. orada da iki parti yarışıyor.

12* İktidardaki Hristiyan Demokrat Parti (siyah) ile sosyal demokrat parti (kırmızı) yarış halinde. oylar yakın.



13* Türkiye'de de nisan ayında referandum yapılacak. Bu saldırılar karşılıklı danışıklı dövüş olamaz mı? diye soranlar olabilir.

14* Bunu bilemeyiz. Ama seçimlerden sonra anlayabiliriz. Şayet seçimlerin ardından iki ülkede de olanlar unutulursa... Mesele anlaşılır.

15* Krizin ardından yapılan anketlerde Rutte ve Wilders'in partileri oylarını %2 artırmış. Bu gelişme, yukarıda yazılanları doğruluyor.

16* Dün Ekonomi Bakanı Hollanda'ya yaptırım uygulayamayız dedi. Bugün de Maliye Bakanı benzer şeyler söyledi. Türkiye'nin buna gücü yok mu?

17* Türkiye, Hollanda ve Almanya'ya sert tepkiler verse de ekonomik ilişkileri bozmak istemiyor.

18* 2016 yılında yapılan toplam 198,6 milyar $ ithalatın 24,4 milyar $'lık kısmı Almanya ve Hollanda ülkelerinden yapılmış.



19* Türkiye'nin en çok ithalat yaptığı ülkeler sıralamasında Almanya 2. Hollanda 16. sırada. Toplam ithalatın %12,3'ü bu iki ülkeden yapılıyor.


20* 2016 yılında yapılan toplam 142,5 milyar $ ihracatın 17,6 milyar $'lık kısmı Almanya ve Hollanda ülkelerine yapılmış.

21* Türkiye'nin en çok ihracat yaptığı ülkeler sıralamasında Almanya 1. Hollanda 10. sırada. Toplam ihracatın %12,3'ü bu iki ülkeye yapılıyor.

22* Türkiye'ye 2016'da 31,3 milyon turist geldi. Bunların 5,1 milyonu zaten Türklerden oluşuyor. Almanya ve Hollanda'dan 4 milyon turist geldi.

23* Türkiye gelen 25,2 milyon turistin %15,8'ini Alman ve Hollandalılar oluşturuyor. Yani 15,9 milyar $ gelirin 2,5 milyar $'ı iki ülkeye ait.

24* Son yılda turist sayısı 35,5 milyon kişiden 25,2 milyon kişiye düştü. Gelirler ise 25,4 milyar $'dan 15,9 milyar $'a düştü.
25* Hal böyleyken Türkiye'nin Almanya ve Hollanda'ya ekonomik yaptırım uygulaması en çok kendisine zarar verecektir. Bakanlar bunu biliyor.


27 Şubat 2017 Pazartesi

Fırat Kalkanı'nda Kritik Kavşak: El Bab ve Sonrası

1* Fırat Kalkanı Operasyonu, 24 Ağustos 2016 günü, bir huruç harekatı olarak başladı. Türk ordusu Ergenekon kumpası ve 15 Temmuz darbe girişimi gibi iki yıpratıcı olay yaşamıştı. Bu açıdan operasyon, düşmanın çevrelediği bir ordunun çemberi yararak ateşin içinden çıkma eylemi, yani huruç harekatı idi. Seçilen tarih, alelade bir gün değildi. Osmanlı Ordusu'nun 1516'da Memlük Ordusu'nu yendiği gündü. Üstelik, savaşın yaşandığı bölge ile operasyonun başladığı bölge birbirine çok yakındı.

2* Fırat Kalkanı ile birlikte Türkiye güdümündeki ılımlı muhalif gruplar Fırat'ın hemen batısındaki Cerablus köyünden Suriye topraklarına giriş yaptı ve hafife alınmayacak bir hızla hem güneye hem de batıya doğru ilerledi. Sadece iki ay gibi bir sürede batıda 85 km uzaktaki Azez ve güneyde 30 km derinliğindeki Mare köylerine ulaşıldı.



3* Operasyonun kısa sürede hızlı bir şekilde seyir alması manevi anlamda TSK'nın hala güçlü olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Maddi anlamda ise, PYD'nin Afrin ve Membiç kantonlarının birleşmesi tehlikeye girdi. Zira, ABD'nin "kara gücüm" diye nitelendirdiği PYD, batı desteği ile birlikte epey yok katetmiş ve Suriye'nin kuzeyinde ciddi bir güç halini almıştı. Sırasıyla Kamışlı ve Kobani'den IŞİD'i kovan PYD, Fırat Nehri'nin batısına geçerek Membiç'e uzanmıştı. Temel hedefi doğudaki kantonları ile Afrin kantonunu birleştirerek Kuzey Suriye'nin tamamına hakim olmak olan PYD'nin bu hayali, Türkiye'nin Fırat Kalkanı hamlesiyle suya düştü.

4* Türkiye Azez-Cerablus hattını temizledikten sonra, güneye inmeye başladı. Bu sayede PYD'nin kantonları güneyden birleştirme hayali de ortadan kalkacaktı. Bu bağlamda 50 km derinlikteki El Bab şehri hayati öneme sahipti. Fırat Kalkanı Operasyonu'nun başarıya ulaşması için El Bab şehrine inilmesi şarttı.

5* Aralık 2016'da El Bab önlerine ulaşan TSK ve ÖSO grupları sıkı bir IŞİD direnişi ile karşılaştı. Şehir etrafındaki stratejik köyleri çevrelemeyip batı girişindeki Şeyh Akil Tepesi'nden şehre saldırma stratejisi, kayıpların çoğalmasına sebep oldu. Taktik değişikliğine giden TSK, bu kez şehir çevresindeki Al Amiyah, Suflaniyah, Kabasin ve Bizaa köylerini hedef aldı. Yaklaşık iki ay süren çevreleme operasyonları sonucunda El Bab'ın batı, kuzey ve doğu girişleri kontrol altına alındı. Suriye Ordusu'nun güneyden ilerleyen birlikleri de El Bab'ın güneyini kontrol altına alınca IŞİD şehre yardım götürme imkanını kaybetmiş oldu.


6* Şubat ayının başlarında El Bab'da kapana kısılan IŞİD şehri savunamayacağının farkındaydı. Bu nedenle şehirde bulunan komutanların aileleri bölgeden tahliye edildi. TSK ve Suriye Ordusu IŞİD'in şehri terk edebilmesi için güneydoğuda beş kilometrelik bir koridor bıraktı. Başlarda bombalı araç ve canlı bomba eylemleri gibi bir takım şehir çatışmaları yaşansa da gerçeği idrak eden militanlar çekilme kararı aldı. Takvimler 24 Şubat 2017'yi gösterdiğinde TSK ve ÖSO grupları El Bab'ın tamamını kontrol altına almış bulunuyordu. Böylece Fırat Kalkanı Operasyonu hedeflediği derinliğe ulaşmış ve PYD kantonları bıçak gibi kesilmişti.



7* El Bab'ın IŞİD'den temizlenmesiyle moral depolayan ve PYD koridorunu ikiye bölen Türkiye'nin operasyonu nasıl sürdüreceği günlerdir tartışılıyor. Hükümet yetkililerinden Numan Kurtulmuş önce El Bab ile birlikte Fırat Kalkanı da biter dese de, Erdoğan aynı görüşte değildi. Hedefi Sırada Menbiç ve Rakka var diyerek açıklayan Erdoğan, Türkiye'nin rotasını karmaşık bir denklemin içine sokmuş oldu.

8* Türkiye'nin El Bab'a ulaşmakla meşgul olduğu günlerde, PYD kuzey Halep'te bulunan Tel Rıfat'ı ele geçirdi ve El Bab'a bir burun misali uzanan köylere yerleşti. Öte yandan Membiç'in baıtısındaki Al Armiyah köyünü de kontrol altına alan PYD böylelikle kantonlar arasındaki mesafeyi 30 km mesafeye kadar düşürmüş oldu. Bu süreç zarfında Suriye Rejimi ile uyumlu hareket eden PYD, Türk saldırılarına karşı Tel Rıfat belediyesini rejim güçlerine bıraktı. Suriye Ordusu ise El Bab'ın güneyindeki ilerleyişini sürdürerek PYD kontrolündeki Membiç sınırlarına dayandı. Böylelikle 27 Şubat 2017 tarihine gelindiğinde PYD ve rejim toprakları El Bab'ın hemen güneyinden birleşmiş oldu.


9* Suriye Ordusu'nun Membiç sınırlarına ulaşmasıyla Türkiye'nin El Bab'ın güneyine inme ihtimali sıfırlandı. Her ne kadar Erdoğan Şubat ayında Daha derine gitmemek lazım demiş olsa da, sürekli tekrarlanan Rakka hedefi için Türkiye'nin önünde iki güzergah bulunuyordu. Bu güzergahlardan ilki, El Bab'ın güneyinden geçiyordu. IŞİD'in elindeki Maskarah ve Al Thawrah şehirlerinin temizlenmesiyle Rakka'ya ulaşacak bu güzergah, 200 km'lik bir mesafeyi kapsıyordu. Fakat Suriye Ordusu'nun Membiç sınırlarına ulaşmasıyla bu güzergah devre dışı kaldı. Geriye, Türkiye-Suriye sınırında yer alan PYD kontrolündeki Tel Abyad hattı kaldı. Bu güzergah Tel Abyad'dan başlıyor ve 80 km güneydeki Rakka şehrine uzanıyor. Mevcut durumda Türkiye Rakka operasyonuna katılmak için bu hattı kullanmak zorunda. Bu durum bir takım belirsizlikleri beraberinde getiriyor.


10* Türkiye, son iki yıldır aktif şekilde PYD'yi ve silahlı kolu YPG'yi PKK'nın bir uzantısı olarak niteliyor. Fırat Kalkanı Operasyonu dahi, Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü PYD'nin kantonları birleştirme hayalinin gömülmesi için gerçekleşti. Hal böyleyken Türkiye'nin PYD kontrolündeki Tel Abyad'dan güle oynaya Rakka'ya inmesi mümkün görünmüyor. Kaldı ki halihazırda Rakka, PYD güçleri tarafından kuşatılmış vaziyette. Türkiye ise Rakka operasyonuna PYD'nin katılmaması şartıyla dahil olacağını şart olarak koştu. Bu konuyla alakalı olarak ABD ve Türk yetkilileri bir takım diplomatik görüşmeler yaptı.

11* ABD, Obama yönetiminde PYD'ye çok defa cephane ve araç yardımı yaptı. Bizzat ABD özel kuvvetler mensubu subaylar, Kuzey Suriye'de PYD militanlarını eğitti. Kasım 2016 seçimlerinde aday olan Hillary Clinton, selefi Obama'nın yürüttüğü politikayı yürüteceğini açıklasa da, başkanlık seçimlerini Donald Trump'a kaybetti. Trump göreve gelir gelmez ekibine IŞİD'in şiddetli biçimde ezilmesi ve Kuzey Suriye'de güvenli bölge kurulması talimatını verdi. Obama'nın PYD politikasını rafa kaldıran Trump'ın PYD ile mevcut ortaklığını sürdürüp sürdürmeyeceği hala tartışılıyor. Yine de bu süreç içerisinde ABD PYD'ye silah ve araç yardımı yapmayı sürdürdü.

12* Türkiye'nin Rakka operasyonuna katılmak istemesi ve Erdoğan'ın Rakka'yı hedef seçmesi bu bağlamda ABD-PYD ortaklığının bozulmasını hedefliyor. Mili Savunma Bakanı Fikri Işık, Rakka'da YPG-PYD olmazsa destek veririz diyerek bu niyeti açıkça dile getirdi. Amerikan diplomasisi mesajı almış olacak ki önce CIA direktörü Mike Pompeo, ardından ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford Türkiye'ye geldi. Son olarak iktidardaki Cumhuriyetçi Parti'nin önemli isimlerinden John McCain Ankara'yı ziyaret etti. Bu üç görüşmede Türk ve Amerikan diplomasilerinin karşılıklı beklentileri adeta çarpıştı. Fakat nihai bir sonuç elde edilemedi.

13* Pratik açıdan bakıldığında Türkiye ABD'den Membiç'in boşaltılması ve PYD'nin Rakka operasyonuna katılmaması gibi iki önemli talebi bulunuyor. Membiç, 2016 yılının başında PYD'nin başını çektiği Suriye Demokratik Güçleri tarafından işgal edildi. Bu işgalle Türkiye'nin kırmızı çizgi olarak gördüğü Fırat nehrinin batısına geçilmiş oldu. Türkiye'nin müdahale tehdidinde bulunmasının ardından ABD Dışişleri Bakanlığı Membiç'in boşaltılacağı, bölgede yalnızca SDG bünyesinde bulunan Arap militanların kalacağı sözü verildi. Aradan geçen bir yıla rağmen bu sözün tutulmadığını Türk diplomasisi de kabul ediyor. Amerikan diplomasisi, müdahale tehdidine rağmen Türkiye'nin yaşadığı darbe, terör olayları ve Fırat Kalkanı Operasyonu nedeniyle Membiç'le ilgilenemeyeceğinin farkındaydı. Bu nedenle Amerikan diplomasisi bir kaç söz dışında Membiç'i savunmak için efor sarfetmiş değil. Türk ordusu özellikle El Bab'ın çevrelenmesinin ardından, son on gündür Membiç'i havan atışlarıyla vuruyor. Özellikle El Bab'ın temizlenmesinin ardından Türk ordusu tüm meşguliyetinden kurtuldu ve herhangi bir hedefe yönelme konusunda özgür hale geldi. Türkiye'nin Membiç konusunda şiddetli tazyiki bu dönemde Amerikan diplomasisini sözünü tutmaya itebilir.

 14* Amerikan diplomasisi Türkiye'den öncelikli olarak PYD'yi terör örgütü olarak görmemesini talep etti. ABD mevcut durumda PKK'nın terör örgütü olduğunu kabul ediyor fakat PYD'nin PKK ile ilintili olduğu iddialarını karşı çıkıyor. Bu durum biraz da ABD'nin mecburiyetleriyle ilgili. Zira ABD, IŞİD'le mücadele edebilmek için PYD'ye şimdilik muhtaç. Kaldı ki ABD yıllardan beri PYD'yi destekliyor. PYD için şimdiye dek azımsanamayacak kadar silah ve eğitim yardımı yapılmış durumda. Hal böyleyken ABD'nin PYD yatırımlarını çöpe atması ve Sünni grupları destekleyen Türkiye ile Rakka operasyonu yapması pek ihtimal dahilinde görülmüyor. Amerikan diplomasisi bu noktada IŞİD'e karşı Türkiye ve PYD'nin aynı cephede yer alması gibi romantik bir heyecanın peşinde. Böylelikle hem PYD uluslararasında bir nebze daha meşrulaşacak hem de IŞİD Amerikan-Türk-Kürt koalisyonu sayesinde kısa sürece haritadan silinecek.

15* Amerikan diplomasisinin Türkiye'ye yönelik bu girişiminin gerçekleşmesi şimdilik mümkün görünmüyor. Zira Erdoğan uzun zamandır PYD'yi düşman olarak işaret ediyor. Türk kamuoyunda PYD'nin PKK ile aynı örgüt olduğu noktasında hakim bir görüş var. PKK'nın 2015 yılında güneydoğudaki illerde hendekler kazarak şehirleri işgal etmeye kalkışması ve 2016 yılında Türkiye genelinde patlattığı bombalar hesaba katılırsa Erdoğan'ın PYD ile diplomasi başlatması siyasi açıdan onu oldukça zorlayacaktır. Türk kamuoyunun şiddetli PKK ve PYD karşıtlığı şimdilik Türkiye ve PYD'nin diplomasi geliştirmesini engelleyecektir.

16* Yine de Türk kamuoyunun tatmin edilebilmesi için bazı ihtimaller mevcut. Membiç'in boşaltılarak TSK/ÖSO gruplarına bırakılması ve Rakka'da sadece SDG bünyesindeki Arap milislerin bulunacağının taahhüt edilmesi durumunda Türkiye "PYD'siz" bir Rakka operasyonuna kamuoyunun şiddetli bir tepkisi olmadan katılabilir. Erdoğan'ın danışmanı İlnur Çevik'in geçtiğimiz hafta ABD ziyareti esnasında Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt kantonunu tolere edebileceğini açıklaması, bu ihtimali güçlendiriyor. PYD'nin bu noktada Membiç'in kaybına tahammül edip etmeyeceği ise meçhul. Bilindiği kadarıyla PYD yönetimi geçtiğimiz hafta gerekirse Rakka'nın bir kenara bırakılarak Membiç'in savunulacağını açıkladı. Amerikan diplomasisi NATO üyesi bir müttefik ile işe yarar bir kara gücü arasında sıkışıp kalmış durumda.

17* Amerikan diplomasisinin Türkiye ile masadaki durumu bir çözüm elde edilememiş olsa dahi, Erdoğan'ı yeniden Atlantik Cephesi'ne kaydırıyor. 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra ABD'yi FETÖ terör örgütüne destek vermekle suçlayan Erdoğan, artık anti-Amerikan çıkışlarda bulunmuyor. Sadece bu gelişme bile Türkiye'nin yeni dostu Rusya ile arasının açılmasına sebep olabilir. Türkiye'nin Rakka operasyonu için ABD ile diplomasi yürütmesinin Rusya açısından nasıl algılandığı henüz meçhul.

18* Rus diplomasisi bu gelişmeler için bir tavır koymuş olmasa da Esad yönetiminin Türkiye'yi Rakka'da istemediği açık. Önemli bir enerji şehri olan Rakka'nın Türkiye destekli Sünni gruplar tarafından ele geçirilmesi Esad'ın Suriye hakimiyetini zedeleyecek cinsten. Esad rejimi bu neticeye karşı olduğunu, El Bab'ın güneyinden ilerleyip El Bab-Rakka hattını keserek gösterdi. Bu açıdan Türkiye'nin aynı anda PYD ve Esad karşıtlığını yürütmesi, iki gücün bir araya gelmesine neden oluyor. Türkiye karşıtlığı noktasında bir araya gelen PYD ve Rejimi ilerleyen günlerde iş birliğine girmesi muhtemel. Hatta, Rakka'da hak iddia etmeyen PYD'nin, şehri IŞİD'den temizledikten sonra rejime iade etmesi bile ihtimal dahilinde.

19* Suriye rejiminin sıkı destekçisi olan İran ise, en az Esad kadar Türkiye karşıtı. Erdoğan'ın Bahreyn gezisinde İran'ı hedef alan sözlerinin ardından iki ülke arasındaki gerilim yükseldi. Türkiye'nin aynı hafta içerisinde hem Suriye hem İran hem de PYD'yi hedef alan "şahin" açıklamaları, Astana görüşmeleriyle zirveye çıkan Rusya-İran-Türkiye ittifakını topal bırakmış durumda. Tüm bu yaşananlar Türkiye'nin Suriye'deki varlığı karşısında İran ve Esad rejimini tolere eden Rusya'nın işini zorlaştırıyor. 27 Şubat 2017'nin ilk saatlerinde El Bab'ın hemen güneyindeki Tadif kentinde Türkiye güdümündeki ÖSO grupları ile rejim güçleri arasında çıkan çatışma bunun göstergesi. Özellikle son dönemde ABD ile yoğun diplomasi trafiği yaşayan Türkiye, yeni ve kırılgan dostu Rusya'nın da şüpheye düşmesine neden olabilir. Rusya'nın Türkiye'yi Suriye'de desteklediği bilinen bir gerçek. Erdoğan'ın danışmanı İlnur Çevik, bugün bu konudaki şükranlarını Rusya'nın desteği olmasaydı El Bab’da başarılı olamazdık diyerek göstermiş durumda. Fakat gün geçtikçe Esad ve İran'ı daha fazla eleştiren ve ABD ile daha fazla diplomasi yürüten Türkiye için Rusya neden kalkan vazifesi görmek istesin ki?

12 Şubat 2017 Pazar

Fırat Kalkanı Operasyonu: Soru-Cevap 3

- Türkiye El Bab'a nihayet girebildi.
* Önceden de söylediğim gibi... Türkiye zaten El Bab'a girecekti. Sadece başlarda yanlış yöntem uygulandı. Doğrudan şehir merkezine saldırı olunca çok kayıp verdik. Bu nedenle operasyonun yönü değişti. Önce çevre köyler temizlendi. Bizaa, Suflaniye, Al Amiyah gibi çevre köyler temizlenmeye başlayınca IŞİD militanları El Bab'daki ailelerini gönderdi. Daha sonra sivilleri tahliye ettiler. 10-20 bin sivil kaldı şehirde. Toplam IŞİD militanı da 300-400 arasındaydı. Çekilmeleri için belirli ölçüde alan da bırakıldı ama henüz çekilmediler. Ama inanıyorum ki çekileceklerdir bir noktadan sonra. Onlar için artık umut yok.

- Suriye ordusu da bölgeye geldi.
* Onların geleceği belliydi zaten. Günlerdir El Bab'ın güneyinden ilerliyorlardı. Çünkü El Bab'ın düşeceğini biliyorlar. Esasında Türkiye zaten El Bab'ın güneyine inmek niyetinde değildi. Yani Suriye ordusu gelmese dahi Türkiye orada kalır, aşağı inmezdi ama yine de sükse yapmak ve sahada olduklarını göstermek istediler. Tabii, başka bir neden daha var.

- Nedir?
* Bunlar çok konuşulan şeyler değil. Ama harita her şeyi anlatıyor. Suriye ordusunun hareket yönünü incelediğimizde değişik ihtimaller ortaya çıkıyor. PKK kantonlarını El Bab'ın güneyinden birleştirmek gibi bir takım niyetler var.



- Mümkün mü böyle bir şey?
* PKK kantonlarının birleşmesi ve nihayetinde akdenizden kıyıya ulaşması temel hedeftir. Yani ABD'nin bölgedeki gayesi budur. Bu sayede hem Kuzey Irak'tan denize ulaşan bir enerji hattı oluşacak hem de Suriye'deki Kürtlerin otonomu sağlanmış olacak. Yoksa Suriye'de petrol falan yok niye bu kadar uğraşsınlar.

- Suriye iç savaşı Rojava için mi çıkarıldı yani?
* Emperyalistlerin bir çalışma prensibi vardır. Ortadoğuyu özel kılan şey petroldür. Petrolün de taşınabilmesi için bir hat kurulması gerekir. Şuan o hat Türkiye üzerinden çalışıyor. Ama yarın bir gün bu hat akdenize ulaşan bir Kürt devleti üzerinden taşınabilir. Bunun Irak'taki ayağını 1. ve 2. körfez savaşı ile hallettiler. İyice incelendiğinde ne sünni ne şii arapların bir kazanımı yoktur bu dönemlerde. Hatta ilkinde Saddam'ı bile devirmediler. Ama Kürtleri kullandılar ve Kürtler bir takım haklar elde etti. 2003'teki savaştan sonra Kürt liderlerden biri Irak Cumhurbaşkanı oldu. Barzani tam özerklik kazandı. Normal şartlar altında mümkün değildi bu ama ABD sayesinde oldu.

- Şimdi de Suriye'de mi gerçekleşiyor?
* Tabii. Az önce temel hedef diye bahsettiğim şey bu. Esad'ın yıpratılması, devlet otoritesinin çökmesi ve silahlı grupların ülkeye yayılması. Bu gruplar PYD'ye en büyük faydayı sağlamıştır. IŞİD ve Nusra gibi örgütler olmasa PYD doğrudan Esad'a savaş ilan edip "Ben özerklik isterim" diyebilir miydi? Hayır. Ama önce IŞİD ve Nusra gibi örgütler ortaya çıkıp Esad'ı yıprattılar. Daha sonra ABD destekli PYD kuzeyde bu örgütleri temizledi. Temizlediği bölgelere de yerleşti.

- Türkiye'nin bu noktada rolü neydi?
* 1. Körfez Savaşı sırasında neyse o. 1990'da Özal ABD'nin misyonuna tam uyum sağladı. Yani ABD ile girip Saddam'ı devirme yanlısıydı. Ama tabi o zamanlar ordu buna müsaade etmedi. Bu yüzden Türkiye pasif kaldı. ABD Kürtleri kullandı. Saddam da doğal olarak Kürtleri hedef aldı ve Halepçe katliamı oldu. Böylece Irak yüzeyine dağılan Kürtler kuzeyde toplandı. Böylece bir araya gelmiş oldular.

- Yani Saddam istemeden de olsa ABD emellerine hizmet etmiş oluyor bu durumda.
* Emperyalizm gözü dönmüş bir diktatörden yararlanma konusunda mahirdir. Şayet Özal askeri ikna edip girmiş olsaydı hüsrana uğrayacaktı. Çünkü ABD Saddam'ı devirmeyecekti. Dolayısıyla güneyimizde nur topu gibi bir düşmanımız olacaktı.

- Sonra neler oldu?
* Saddam'la Barzani düşman oldu. Ama birbirlerine dokunmaya cüret edemediler. Amerika Kuzey Irak'ta çekiç güç isimli bir ordu kurdu ve bölgeye yerleştirdi. Bunlar Irak'lı Kürtleri eğitip donattılar. Böylece Peşmerge ordusu tam manasıyla ordu oldu. Fakat çekiç güç bununla kalmadı, gidip PKK'yı da besledi. Daha sonra o PKK 1993'ten itibaren kıyım yaptı.

- Çekiç Güç'e karşı çıkan olmadı mı?
* Rahmetli Eşref Bitlis paşa karşıydı ama temizlediler. Zaten 1993 yılına bakılacak olursa, zehir gibi bir yıl. Bir sürü suikast, şüpheli ölüm. Bitlis paşa, Uğur Mumcu, Adnan Kahveci, Özal, Madımak katliamı... Yani Türkiye o yıl cezalandırılmış.

- ABD ile girsek bir türlü girmesek bir türlü. Ne yapılmalıydı?
* Bu "Ne yapılmalıydı" sorusu gündelik bir soru olmamalı. Tencereye malzemeleri koydun, yüksek ateşte pişiriyorsun, yemekler yanmak üzere, hafiften yanmaya başlamış... Ne yapmalı? diye sorsan ne olur sormasan ne olur. Zamanında önlem alınmalı. Türkiye senelerce Irak Türkmenleri için ne yapmış? Onları örgütlememiş, desteklememiş, haklarını savunmamış. ABD binlerce kilometre öteden Kürtleri örgütlüyor ama Türkiye hemen güneyindeki soydaşlarına ses etmiyor. Bunun devlet politikası olması gerekirdi. Ama olamamış. Günü geliyor ve Irak'ta savaş oluyor... Hazır, silahlı ve örgütlü bir Türkmen gücü olsaydı, onlarla çok şey yapabilirdik ama yok. Dolayısıyla Irak'ta söz sahibi olamazsın.

- Peki 2003'te yaşanan savaş?
* Erdoğan da tıpkı Özal gibi girmek taraftarıydı. Zaten başka da şansı yoktu çünkü o dönem Batı Erdoğan'ı sıkı şekilde koruyordu. Erdoğan da bu desteğin karşılığı olarak çeşitli tavizler verdi o dönem. Mart tezkeresi de böyle bir tavizdi ama ilginç biçimde meclisten geçmedi. Böylece ABD yine güneyden girmek zorunda kaldı. Savaş maliyetleri arttı. Kuzey'de de Kürtler kullanıldı.

- Çuval krizi oldu...
* Evet. ABD açık şekilde Türk ordusunu cezalandırdı. Çünkü Türk ordusu Irak'a girme meraklısı değildi. Türkiye'nin o dönem Kuzey Irak'ta kampları ve karakolları vardı. ABD bunlardan rahatsızdı. Çuval olayından sonra bu yerler kapatıldı ve bölge tamamen Barzanilere kaldı. Onlar da Saddam düştükten sonra istedikleri gibi at oynattılar, Musul'da ve Kerkük'te tapu ve nüfus müdürlüklerini yağmalayıp Türkleri bölgeden attılar. Bölge Kürtlere kaldı. Cumhuriyet kurulduğu sırada Türkiye'ye verilmesi gündemde olan Türk şehri Musul ve Kerkük'te Türk nüfus bugün çok az seviyede. Türkiye'nin "Türkmen politikası" olmazsa olacak olan budur. 2003'teki savaştan sonra Barzani özerkliği aldı, rakibi olan Talabani de Cumhurbaşkanı oldu. Şiiler güneyde örgütlendiler. Sünni ve Türkmenler ise avucunu yaladı.

- Bu olayların benzerleri de Suriye'de mi yaşandı?
* Kısmen benzer olaylar bunlar. Fakat Esad Saddam gibi diktatör değildi. Aynı zamanda ABD ordusu Suriye'ye giremezdi. Çünkü ekonomik durumları iyi değil. ABD 2003'teki savaştan sonra hem ekonomisini hem de popülaritesini orada bırakmıştır. Dolayısıyla ABD'nin Suriye'ye savaş açması mümkün değildi. O yüzden Suriye'deki mevcut muhalifler silahlandırıldı.

- Türkiye de bu plana destek oldu mu?
* Suriye meselesi Arap Baharı ile paralel değerlendirilmeli. Arap Baharı ile Müslüman ülkelerdeki diktatörler devrilince yerlerine yeni yönetimler gelecekti. Bu ülkelerin çoğunda Müslüman kardeşler teşkilatı bulunur. Bu teşkilatın AKP ile arası çok iyidir. Dolayısıyla Arap Baharı AKP için bir fırsattı. Diktatörler devrilince Müslüman kardeşler iktidara yürümeye kalktı ve AKP de bunu destekledi.

- Ama başarısız oldular.
* Tunus'ta Gannuşi kısmen başarı sağladı. Fakat Libya'da Müslüman kardeşler iktidarı tutamadı. Mısır'da Mursi Cumhurbaşkanı oldu. Müslüman kardeşlerin en başarılı olduğu ülke Mısır'dı. Ama orada da darbe gerçekleşti.

- Neden?
* ABD de Müslüman kardeşlerin Mısır'da iktidara geleceğinin farkındaydı. Başka alternatif olsa onu desteklerdi ama yoktu. O yüzden Müslüman kardeşlere "İktidar olmanı kabul ederiz ama diğer partilerle koalisyon kuracaksın, tek başına seçimlere girmeyeceksin" dediler. Onlar da dinlemedi. ABD dışişleri bakanı Kerry'nin lafı vardır bununla ilgili "Müslüman kardeşler Mısır'ın devrimini çaldı" diye. Tabi Müslüman kardeşler tek başına iktidar olunca, Sisi'ye darbe yaptırıp devirdiler.

- Sadece Türkiye sahip çıktı.
* Evet çünkü Türkiye destekçileriydi. Ama sonuç vermedi. Böylece Türkiye Libya ve Mısır'da kaybetmiş oldu. Suriye konusu da aynı türde meseledir. ABD Esad rejimini hedef alınca Türkiye Esad'la temas kurdu. Davutoğlu saatlerce konuştu kendisiyle. Kendisine bir teklifte bulunuldu. Esad demokratik reformları yapacak ve muhalefet üyelerinden bazılarına bakanlık verecekti. Tabi Suriye'de de Müslüman kardeşler teşkilatı mevcut. Bunlardan bazılarının bakan olması teklif edildi. Esad önce kabul etti. Türkiye de durumu ABD'ye bildirdi ama Esad sonra caydı. Böylece Türkiye ofsaytta kalmış oldu. Esad'a karşı oluşan kinin temelinde böyle bir hadise yatar.

- Esad reddedince bu muhalifler silahlı direnişe geçti ve Türkiye de bunu destekledi mi?
* Aynen öyle. Esad rejimi muhaliflere sert müdahalede bulununca muhalifler de zaten hazırlıklı olduğundan silahlı direnişe geçtiler. Böylece Kürtler için muazzam bir fırsat doğdu.

- Nedir bu fırsat?
* IŞİD ortaya çıktı ve Kürtleri hedef aldı. Türlü katliamlar yaptı ve dünya kamuoyunda "Kürtler katlediliyor" algısı yaratıldı. Yalan da değildi tabi. IŞİD bir çok mazlum Kürt vatandaşına işkenceler yapmıştır. Hal böyle olunca ABD Kürtleri silahlandırdı. Ve böylece PKK/PYD ile IŞİD savaşı başladı. İlk dönemde IŞİD çok üstündü. Hatta PKK/PYD'nin merkezi Kobani bile düşmek üzereydi. Derhal Kuzey Irak Kürtlerini bölgeye çağırdılar. Türkiye de tezkere çıkarıp koridor açtı. Böylece PYD/PKK'nın hayatta kalması sağlandı.

- Türkiye bu dönemde nasıl bir tavır takındı?
* Türkiye'nin temel hedefi Esad'ın düşmesi yönündeydi. Ama IŞİD gibi bir örgüt beklemiyorlardı. Esad dirençli çıkmıştı. Böylece bir bilinmezlikler dönemi başladı. Türkiye planlı bir politika üretemedi maalesef. Çünkü Türkiye'nin desteklediği ılımlı muhaliflerden bazıları IŞİD'e katıldı. Bazıları da Suriye El Kaidesi olan Nusra'ya geçti. Böylece Suriye'de beş tarafın olduğu bir iç savaş meydana geldi.

- Türkiye'nin tavrını özetleyebilir miyiz?
* Ilımlı muhaliflerden yana, IŞİD'e karşı temkinli, Nusra'ya karşı başlarda tepkisiz ve tamamen Esad karşıtıydı Türkiye. Kürtleri de stratejik aktör olarak gördü. Zaten çözüm süreci bulunuyordu ve PKK'ya aktif bir operasyonel tavır takınılmıyordu. Davutoğlu Kobani'ye koridor açtıktan sonra PYD lideri Türkiye'ye geldi. Bunlara bir teklif sunuldu. Esad'a karşı savaşırsanız sizi destekleriz denildi. Çok büyük bir hatadır bu. Davutoğlu'nun çöküşüdür diyebiliriz. PYD bunu kabul etmedi. Yani Davutoğlu o kadar hayal aleminde ki, süreci hiç okuyamamış.

- Neden?
* Çünkü ABD'yi gerçekten müttefiki sanıyor. Sanıyor ki PKK/PYD uslu uslu Esad'a karşı savaşacak ve sonra Türkiye ile cici cici geçinecek. Ve ABD de bunların hepsine onay verecek. Halbuki dünya çok farklı. PYD/PKK o dönemde Türkiye'de de yapılanıyordu. Çünkü Suriye'de işler yoluna koyulduğu vakit Türkiye de karışacak ve benzer iç savaş güneydoğuda da başlayacaktı.

- Salih Müslim Davutoğlu'ndan daha mı iyi okudu süreci?
* Bence öyle. Önce PYD bazı Arap güçleri birleştirip SDG isimli karma bir örgüt kurdular. Böylece bu karma örgüt ABD, Almanya gibi ülkelerin desteğini kazandı. Zaten kazanacaklardı çünkü amaç onların başarılı olmasıydı. Bunu bilen Salih Müslim Davutoğlu ile kol kola girip Esad'a düşmanlık eder mi? Mümkün değil çünkü aynı Irak'ta olduğu gibi özerklik elde edecekler. Esad'la düşman olmasına gerek yok çünkü Esad'ın Kuzeye bakacak hali yok. Esad Halep'i bile savunamadı, Rakka'ya nasıl baksın. Oraları zaten gözden çıkarmış.

- Böylece PYD serbest hareket alanı buluyor...
* Kesinlikle. Türkiye bile yardım ediyor gerektiğinde. Koridor falan açıyor. Bu sayede büyüdüler ve geliştiler. Ama ne zaman ki Türkiye uyanmaya başladı, işte o zaman işler değişti.

- Türkiye'yi ne uyandırdı?
* PKK'nın kendisi. Esasında 7 Haziran'da bile işler gayet yolundaydı onlar için. Suriye'de kantonları bir bir ilan ediyorlar, her türlü desteği alıyorlar, karışan eden de yok... Türkiye'de PKK çözüm süreci sayesinde boşluk bulup teşkilatlanmış ve şehirlerde yapılanmış... HDP ise barajı aşıp meclise girmiş... AKP tek başına iktidar olamamış, hükümet kurulamıyor... Bunu uygun fırsat bildiler ve PKK hareketi geçti. Tıpkı Suriye'deki gibi kentleri ele geçireceklerdi.

- Neden olmadı?
* Birincisi Türkiye Suriye değil. Büyük bir devlet. Büyük bir ordusu var. Yarısı Ergenekon ve Balyoz gibi kumpaslarla tasfiye edilmiş olsa da, bir devlet geleneği var. Erdoğan da son anda olanları fark etti ve PKK operasyonları başladı. Büyük darbe vuruldu.

- Bölge halkı da destek vermedi PKK'ya.
*En güzeli de oydu. PKK muhtemelen bölge halkının desteğiyle milis kuvvetleri oluşturup güneydoğuda yönetimi ele geçirebileceğini düşündü. Zira belediyeler de elindeydi. Ama halk desteğini alamadılar. Halk burada çok önemli iş yapmıştır. Ve tabi askerimiz de PKK'yı hendeklere gömmüştü. Hal böyle olunca PKK Türkiye'de çuvallamıştır.

- Tamamen mi?
* Tamamen demeyi isterdim ama kesin konuşamam. Çünkü PKK 2016 Şubat'ında hendek savaşlarını kaybetti. Üç dört ay sonra darbe oldu. Bu yüzden "acaba darbe sonrası geri gelmek için bilinçli bir çekilme olabilir mi?" sorusu var. Yani darbe gerçekleşecek, otorite boşluğu oluşacak ve PKK yeniden şehirlere dönecekti diyebiliriz.

- Darbenin başarısız olmasının kritik bir etkisi var yani?
* Elbette. Eğer darbe başarılı olsaydı PKK tüm gücüyle yeniden dönecekti. Ama darbe başarısız oldu. Yine halkımız ve ordumuz meseleye ağırlığını koydu. Böylece PKK Türkiye'ye geri dönemedi. Suriye'de kaldı.

- Darbe neyi değiştirdi AKP'de?
* Bir yanda PKK operasyonları, öte yanda FETÖ darbesi... Rus uçağı düşürdüğümüz için Suriye'ye burnumuzu sokamıyoruz... Erdoğan bunun böyle gitmeyeceğini gördü bence. O yüzden Rusya'dan özür dilendi ve Suriye kapıları tekrar açıldı. Sanıyorum ki bu bağlamda Esad karşıtlığını bırakma/azaltma sözü verdik. Böylece Rusya Türkiye'yi tekrar sahaya kabul etti.

- Fırat Kalkanı Operasyonu?
* Önceden de söylediğim gibi, Türkiye "daha ölmedim" mesajı verdi operasyonla. Ben Türkiye'yi derslerinden geri kalmış bir öğrenci gibi görüyorum. Ama artık çalışmaya karar vermiş. Bu yüzden sıkı bir programa, plana ve gayrete ihtiyacı var.

- Neydi planımız?
* PKK'nın hendekleri çok şeyi belirledi. Bir kere Esad'dan daha tehlikeli olduğunu kavradık. Zaten PYD/PKK'nın Suriye'de böyle güçlenebilmesinde katkımız oldu. Bence Erdoğan geçmişe dönme imkanı olsa Esad'ı bu kadar zayıflatmazdı. Çünkü Esad zayıflayınca PYD güçlendi. Bu net bir gerçek. Dolayısıyla biz neden olduğumuz bu olumsuz sonucu ortadan kaldırmak zorundaydık artık. Yani kantonları bölmeliydik. Bu bakımdan hedef El Bab oldu. Ve IŞİD'e saldırdık.

- Artık El Bab'dayız. Önümüzde neler var?
* El Bab'a gelene kadar çok acılar çektik. Öncelikle IŞİD, onlara saldırının bedeli olarak bir çok eylem yaptı. Ama işe yaramadı. Netice olarak koridoru bölmek adına El Bab'a ulaştık. Fakat bu kez bambaşka haller ortaya çıktı.

- Ne gibi?
* Dış siyasette çok önemli bir realite vardır. Bir plan kurup sonuca yürümeye kalktığınız vakit daima planladığınız dışında neticeler ortaya çıkar. Mesela Napolyon İngiliz hakimiyetini kırmak için Mısır'a saldırdığında Cezzaz Ahmet Paşa çıktı ve Napolyon'u yendi. Hiç beklenmeyen bir netice... Sonra Rusya'ya yürüdü. Orada da karşısına kış çıktı. Bu beklenmeyen neticeler Napolyon'u bitirdi. Hitler de Rusya'ya yürüdüğünde karşısına kış çıktı ama kışa uygun araçlar imal etmişti. Yani politika yürütürken daima beklenmedik neticeleri hesaba katmak hatta onları tahmin etmeye çabalamak gerekir.

- Fırat Kalkanı Operasyonu'nun beklenmedik neticeleri neler oldu?
* Henüz tam olmadı ama ufaktan oluyor. Bir kere Türkiye El Bab'a vardı ama karşısında Suriye ordusunu gördü. Normalde Türkiye El Bab'a varacak ve sonrasında PKK/PYD'yi süpürmeye başlayacaktı. Ama Suriye ordusu Rusya'nın da desteğiyle Halep'e varınca güç kazandı ve El Bab'a doğru yürümeye başladı. Böylece iki ordu karşı karşıya geldi.

- Türkiye'nin aleyhine mi bu durum?
* Aleyhine sonuçlar yaratıyor. En önemlisi, Esad güç kazandığı için Türkiye'ye ilişkin itirazlarını daha net seslendiriyor. Yani şuan Suriye ordusu Halep'i kuşatıyor olsaydı Türkiye rahatlıkla planını uygulardı ama artık Suriye Ordusu var.

- İtirazları neler?
* Bir kere Türkiye'den rahatsızlar. Malum, Türkiye senelerce Esad'ın gitmesini arzuladı. İkincisi, Türkiye ile birlikte hareket eden ÖSO'yu meşru görmüyorlar. Şu ana dek bu konular dillendirilmedi çünkü Esad Halep'in derdindeydi. Ama artık sorunlarını çözmeye başladı ve sıra Türkiye ile ÖSO'ya geldi.

- Bu sorun nasıl çözülür?
* Rusya bu noktada önemli aktör. Rusya ısrarla Türkiye'nin Esad'la barışmasını ve Esad'ın onayını almasını talep ediyor. Türkiye ise bunu bekletiyor. Çünkü Türkiye Esad'la barışırsa, bu kez ÖSO'nun tepkisi olacak. ÖSO ne olacak sorusu hala belirsiz. Neticede onlar da savaşarak netice elde etti. Siz şimdi ÖSO'yu çöpe atarsanız hepsi potansiyel IŞİD halini alır.

- Esad'ın ÖSO'yu tanıması mı gerekiyor?
* Evet. Ama bu konu hala bir açmaz.

- Beklenmeyen nedenler diyorduk, diğeri neler?
* Başlarda bahsettiğim şey... PYD'nin güneyden dolanıp kantonları birleştirmesi... Üstelik bu kez Suriye ordusu da destekliyor. Geçtiğimiz gün PYD Tel Rıfat merkezini rejime teslim etti. Ama Tel Rıfat'ın El Bab'a bakan köyleri hala ellerinde. Orayı neden bırakmadıkları çok şüpheli bir durum. Belli ki El Bab'la hala ilgileniyorlar. Tel Rıfat'ı rejime teslim etmeselerdi Türkiye o bölgeye inip koridor ihtimalini tamamen bitirebilirdi ama böyle bir hamle oldu. Demek ki PYD'nin El Bab'ın güneyinden koridoru birleştirme hayali mevcut. Bu beklenmeyen durumdur.

- Çözümü ne?
* PYD'yi Membiç'ten hatta Afrin'den atmak. Ha, bu nasıl olur, bilemeyiz. Afrin çok dağlık bir bölge ve çatışmalar zorlu olur. Hem maddi hem manevi masraflı neticeler meydana çıkar.

- Başka beklenmeyen neden var mı?
* Bir de Trump var... Clinton'a nazaran Trump'ın seçimleri kazanması Türkiye'nin lehineydi ama Trump Suriye'de farklı bir vizyon ortaya koydu. Türkiye'ye deyim yerindeyse kanca attı.

- Nasıl yani?
* Rakka operasyonu için Türkiye'yle görüştü. Türkiye'den "Rakka operasyonuna katılacağız" sesleri çıkmaya başladı. CIA başkanı Türkiye'ye geldi. Bunlar haliyle Rusları kızdıran şeyler. Ve hiç hesapta olmayan şeyler.

- Rusların yanlışlıkla Türk askerini vurması...
* Neticede altı ay önce Türkiye'de darbe oldu ve Rusya Türkiye'ye destek verdi. Üstelik darbeyi destekleyenlerden biri de ABD... Hal böyleyken Türkiye her şeyi unutup ABD ile ortak Rakka operasyonundan bahsediyor ve bu durum Rusları kızdırıyor. Kızmaları normal.

- Neden?
* Rus uçağını düşürdükten sonra ilişkileri düzeltme teklifini kabul ettiler. Türkiye'yi Suriye sahasına kabul ettiler. Ambargoları kaldırdılar. Esad karşıtı ÖSO ile birlikte operasyon yapmamıza seslerini çıkarmadılar. Bunların karşılığında Türkiye'nin yeniden ABD ile masaya oturmasına kızmaları doğal.

- Türkiye ABD ile masaya oturmamalı mı?
* Hem stratejik olarak hem de etik olarak oturmamalı. Çünkü ABD gerçekten de Türkiye'de darbeye teşebbüs eden şahsı elinde tutuyor. Bunun yanında Türkiye'nin hasmı olan PYD'yi silahlandırıyor. Ek olarak Türkiye'ye zor gününde destek olan Rusya'nın da rakibi. Bu bakımdan Türkiye'nin tarafı belli olmalı.

- Bu durum bağımsız duruşa aykırı olmaz mı?
* Türkiye'nin geçmişteki hataları olmasa, Rus uçağı düşmese ve darbe yaşanmasa Türkiye daha bağımsız hareket edebilirdi. Ama bu hatalar Türkiye'nin elini bağladı. Türkiye bugün Rusya ile dosttur ve bu dostluk batının saldırılarına karşı Türkiye'yi kısmen korumaktadır. Bunu bilen ABD Türkiye ile masaya oturarak Rusya'nın tepki göstermesini planlamış olabilir. Başarılı da oldular kanaatimce.

- Yani ABD PYD'yi bırakıp Türkiye ile hareket etmez miydi?
* Mümkün değil. İhtimal bile vermiyorum. ABD'nin PYD'yi desteklememe ihtimali yok. PYD Suriye'de özerkliği kapmıştır. Burası kesin. Az önce anlattığım gibi zaten olay PYD'yi güçlendirmekti. Hal böyleyken ABD neden PYD'yi bırakıp Türkiye ile hareket etsin. Bu akıl alacak iş değil. ABD'nin tek hedefi Türkiye'yi Rusya'dan koparmak ve ortada kalmasını sağlamak.

- Türkiye Rusya'dan koparsa yeniden Atlantik cephesinin yanında olamaz mı?
* Tayyip Erdoğan iktidar olduğu sürece olamaz. Eğer Türkiye Rusya ile yeniden sürtüşürse Erdoğan yalnız kalır ve ABD için Erdoğan'ı devirmek kolaylaşır. Çünkü Erdoğan'ı artık müttefik olarak görmüyorlar. Erdoğan'ın düşmesini bekliyorlar. Erdoğan düşünce kendilerine göre birini bulup desteklerler ve Türkiye'yi yeniden piyon olarak kullanmak isterler.

- O halde Erdoğan neden ABD ile masaya oturuyor?
* Ya etrafındakiler ikna ediyor ya da kendisi bunu makul görüyor. Ama bence iki türlü de hatalı. Erdoğan yanındakilere karşısındakilerden olduğundan dikkatli olmalı. Türkiye'nin temel meselesi artık PKK'dır.

- IŞİD?
* Türkiye El Bab'a inmesiyle IŞİD'in tehlike katsayısı düştü. Artık temel tehlike PKK'dır ve ona yönelmek gerekir. Bunun yolu da Afrin ve Membiç'ten geçer. Ama Türkiye hata ediyor. ABD ile masaya oturarak dostu Rusya'yı öfkelendiriyor. Böylece Rusya, Esad'ın ÖSO karşıtı fikirlerini onaylamaya başlıyor. Yani Türkiye burada Rusya'ya PKK'nın Afrin ve Membiç'ten çıkması gerektiğini kabul ettirmeli. Gerekirse bu uğurda Türkiye Esad'a adım atmalı.

- Neden atmıyor?
* İç politik nedenler. Ve tabi Esad'la barışma olursa Esad karşıtı olan ÖSO'nun tepkisi... Türkiye'nin gerçekten çok sağlam politikası olmalı. Sabah akşam bunlarla ilgilenmeli Türkiye ama gündeme bakınız: Varlık fonu, Referandum, KHK ile ihraç edilen diplomatlar...

- Bu iç politik konularla vakit kaybetmenin nedeni ne?
* Varlık fonu tamamen ekonomik. Referandum Bahçeli'nin desteğiyle gerçekleşti. KHK ise YÖK'ün hamlesi... Yani acaba birileri Türkiye'nin iç politik gündemini meşgul etmek için bilhassa mı çabalıyor diye düşünmeden edemiyorum. Sadece ihraç ve referandumu çıkarsanız, Türkiye Suriye konusunda yol alır. Ama alamıyor... Bu konu biraz deşilse altından çok şey çıkar ama maalesef Erdoğan da referandumu destekliyor. Dolayısıyla konuşmanın gereği kalmıyor.

- Türkiye ABD ile masaya oturmayı sürdürür mü?
* Umarım sürdürmez çünkü bu ihtimalde Türkiye hiç alakasının olmadığı Rakka'ya gitmek zorunda kalır. Ve yeni dostu Rusya ile arası açılır. PKK'nın ekmeğine yağ sürülür. Rakka şehrinin %90'ı Arap. Kürtlerin o bölgede kalması münkün değil. Başlarda bahsettiğim SDG isimli karma yapıda Araplar var ve PYD Araplar için bölgede çatışıyor. Böylece uluslarası alanda meşruiyet kazanıyor. O yüzden Türkiye PYD'nin özerkliğini kabullenmeli. Zaten Rusya'nın Suriye için hazırladığı anayasa taslağında kültürel özerklik mevcut. Rusya da özerkliği kabullendi. Bu yüzden Türkiye kısıtlı şekilde koridoru engellemeye çalışmalı.

- Koridor sağlansa bile denize uzanma ihtimali var mı?
* Haritayı açıp baktığınızda en ideal mevkinin İskenderun olduğunu görüyorsunuz. Ama orası da Türk toprağı. Bence Salih Müslim haritaya bakıp "Keşke zamanında Mustafa Kemal Hatay'ı alamamış olsaydı" diye iç geçiriyordur. Eğer Mustafa Kemal canını ortaya koyarak Hayat'ı topraklarımıza katamasaydı ve Suriye'nin elinde kalsaydı PYD için kolay lokma olurdu. Ama Ne mutlu ki onun gibi bir lidere sahip olabildik. O yüzden PKK koridoruna ilk hamleyi Mustafa Kemal yapmış diyebiliriz.

- Peki Lazkiye?
* Lazkiye Esad'ın gözde şehri. Orasını PYD'ye kaptıracağını düşünmüyorum. O yüzden PYD İskenderun'u aklına koymuştur bence. Yani darbeden sonra yaşanan çatışmalarda ilk iş İskenderun'u işgal etmek olacaktı ama o defteri de 15 Temmuz'da halkımız kapattı.

- Son olarak, PKK yeniden terör yaratmaya başlar mı?
* Normalde seçim süreçlerinde daima sessiz kalmışlardır. Fakat bu kez kestirilmesi güç. Zira belirtiler mevcut. O yüzden tetikte bulunmak gerekir. Bir PKK taarruzu beni hiç şaşırtmaz.